Türkiye, aktif fay hatları üzerinde yer alan ve nüfusunun %60’a yakını deprem riski taşıyan bölgelerde yaşayan bir ülke. Tarihi boyunca 7 ve üzeri büyüklükte birçok yıkıcı depremle sarsılmış bu coğrafyada, depreme dayanıklı ve sürdürülebilir yapılar inşa etmek bir seçenek değil, zorunluluktur. Ancak bu konuda ne kadar yol aldık? Veriler ve gerçekler, durumun düşündüğümüzden çok daha kritik olduğunu ortaya koyuyor.
1999 Marmara Depremi’nden bu yana özellikle İstanbul’da ciddi bir yapı dönüşüm ihtiyacı doğdu. Ancak TÜİK ve Bakanlık verilerine göre, 2000 öncesinde İstanbul’da bulunan 4,5 milyon konut sayısı bugün 6,38 milyona ulaşmış durumda. Bu konutların yalnızca 695 bini kentsel dönüşüm yoluyla yenilenmiş. Hâlâ deprem riski taşıyan 3,8 milyon konut bulunuyor.
Türkiye genelindeki toplam konut sayısı 38,4 milyon. Ancak bu rakamın büyük bir kısmının risk altında olduğu düşünüldüğünde, depreme dayanıklı yapıların inşası konusunda ne kadar geride olduğumuz acı bir şekilde ortaya çıkıyor.
6 Şubat 2023’te Kahramanmaraş’ta meydana gelen ve 10 ili etkileyen 7,6 büyüklüğündeki depremde kaybettiğimiz 50 binden fazla can, halen yüreğimizi sızlatıyor.
Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Daire Başkanlığı’nın hazırladığı rapora göre:
Deprem riski taşıyan bölgelerde geleneksel inşaat yöntemleri artık yeterli değil. Saha işlerini en aza indirerek, inşaat süreçlerini endüstriyel ortamlara taşımamız gerekiyor. Bir binanın görünümü ya da formundan önce, depreme dayanıklı olması en önemli parametredir.
Depremle yaşamayı öğrenmiş Japonya gibi gelişmiş ülkeler, yapıların taşıyıcı sistemlerinde ağırlıklı olarak çelik kullanıyor. Çelik:
Türkiye, çelik üretiminde yıllık 60 milyon ton kapasiteyle dünyada önemli bir konuma sahip. Hammadde ve insan kaynağı konusunda eksiğimiz yok. Ancak inşaat sektörü, hâlâ bu potansiyeli yeterince kullanamamış durumda.
Yetkililerin açıklamalarına göre, İstanbul’un acilen 1 milyon yeni konuta ihtiyacı var. Çelik sistemler kullanılarak, yalnızca 2 milyon ton taşıyıcı çelik, 72 bin iş gücü ve 100 bin metrekarelik 5 fabrika ile bu ihtiyaç 3 yıl gibi kısa bir sürede karşılanabilir.
Bu dönüşümü gerçekleştirdiğimizde, yalnızca yıkılmayan yapılar değil, aynı zamanda ihracat potansiyeli yüksek bir inşaat endüstrisi de inşa etmiş olacağız.
Çelik yapıların yaygınlaşması için kamu desteği ve teşvik paketleri hayati önem taşıyor. Endüstriyel akla geçiş, sadece güvenli yapılar inşa etmemizi değil, aynı zamanda ekonomimize büyük katkı sağlayacak yeni bir endüstriyi de yaratmamızı mümkün kılacaktır. Türkiye, bu dönüşüm için gerekli altyapıya, bilgi birikimine ve motivasyona sahiptir.
Bir mühendis ve Türkiye’nin ilk “off-site construction” markası olan Consera’nın kurucusu olarak, 23 yıldır endüstriyel yapım yöntemleriyle 2,5 milyon metrekarenin üzerinde kalıcı yapılar inşa etmiş bir kişi olarak şunu vurgulamak istiyorum:
Ülkemizin geleceği için daha fazla vakit kaybedemeyiz. Çelik sistemler ve endüstriyel inşaat çözümleri, bu coğrafyada güvenli, sürdürülebilir ve yıkılmayan yapılar inşa etmenin anahtarıdır. Depreme dayanıklı yapıların yaygınlaştırılması için hep birlikte daha kararlı adımlar atmalıyız. Çünkü biliyoruz ki, kaybedecek bir canımız daha yok.
Melih ŞİMŞEK
Consera kurucusu
Tucsa Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı
İnder Yönetim Kurulu Üyesi
© 2025 İnder™. Tüm Hakları Saklıdır.